Dolar 18,6410
Euro 19,5174
Altın 1.061,92
BİST 4.968,17
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 15°C
Az Bulutlu
İstanbul
15°C
Az Bulutlu
Per 16°C
Cum 17°C
Cts 18°C
Paz 16°C

İbret ve Tekerrür

Eylül 29, 2022 5:23 pm
137

100 YIL ÖNCE
Osmanlı yıkılırken Türkler ve Araplar arasındaki “ilişkilerin” nasıl olduğunu daha önce anlattığımız için şimdi o konuya tekrar girmeyeceğiz. ,
Falih Rıfkı Atay Yedek subaylığını Birinci Cihan Harbi’nde Suriye Cephesi’nde Dördüncü Ordu Komutanı Cemal Paşa’nın Özel Kalem Müdürü olarak yapmıştır. O günleri “Zeytindağı” adlı eserinde aynen şöyle anlatır.
“Büyük bir oda: Solda Şeria Nehri ve Lut Gölü, sağda Kudüs Şehri, önde Moskofiye denilen Rus yapı ve bahçeleri vardı. Cemal Paşa, Şeria’ya bakan pencere ile Moskofiye’ye bakan pencerenin üçgeni arasında, arkası bize dönük, kâğıt imzalamakla meşgul. Yalnız sakallı sert profilinin bir parçasını görebiliyoruz. Benden başka, koltuğu defterli üç subay daha var. Bir aralık başını çevirdi, gözü benim üstümden sıyrılarak ikinci subaya gitti, ekşi bir sesle: ‘Yaver Beye söyleyiniz; Nablus eşrafını çağırsın’ dedi.
Kalabalığın kapıdan girişi garip bir haldi. Hayat ve ölüm kararını bir kelime ile verebilir bir adamın kapısı eşiğinde, her biri bir müddet duruyor ve içerideki odada başladığı duasını bitirip yüzünü sıvadıktan sonra giriyordu. Duasını henüz bitirmeyen, kendini arkasından iten arkadaşına dayatıyordu. Yirmi kişi kadar, Kudüs şehri tarafındaki pencerelerin önüne sıralandılar. Kumandan dönüp bakmadı bile..” (S. 17)
Şeria Nehri, Lut Gölü, Kudüs, Nablus…
Tam yüz yıldır dünyanın birbirini yediği ve “süper” güçlerin, paylaşım ve etki alanları mücadelesini hala sonuçlandıramadığı bu şimdi bize hayli uzak coğrafya; yüz yıl önce bir Türk Ordu Komutanı’nın masasından dahi kalkmadan, odasının pencerelerinden başını sadece sağa veya sola çevirince görebileceği yerlerdi.
Biz bu coğrafyayı şimdi ya atlastan veya İnternet’ten seyredebiliyoruz…
Ya şimdi o dünyanın hâkimiyetine soyunan diplomatlara kök söktüren Nablus eşrafının o zamanki hâli pür melali?
Şimdi onlara kaşınız üstünde gözünüz var diyebilmek yürek ister..
Yüzyıldır kan, barut ve ateşten bir türlü kurtulamayan bu coğrafya en sâkin ve mutlu yıllarını Türklerin hâkimiyetinde geçirmiştir. 400 küsur sene bölgede yaşayan bütün ırk, din, mezhep ve kabileler barış içinde yaşamışlardır.
Bunun nasıl becerildiğini Falih Rıfkı “Zeytindağı”nda şöyle anlatıyor;
“Çıplak İsa, Nasıra’da marangoz çırağı idi; Zeytindağı’nın üstünden geçtiği zaman altında kendi malı bir eşeği vardı. Biz Kudüs’te kirada oturuyoruz. Halep’ten bu tarafa geçmeyen şey, yalnız Türk kâğıdı değil, ne Türkçe, ne Türk geçiyor.
Floransa ne kadar bizden değilse, Kudüs de o kadar bizim değildi. Sokaklarda turistler gibi dolaşıyoruz.
Arap milliyetçiliği güden Şamlı Azimzadeler, Konya’dan gelme Kemik Hüseyin torunları idi. Halep’in esas familyalarının asılları Türklerdi. Osmanlı İmparatorluğunda itibar, azınlığın imtiyazı olduğu için herhangi bir müslüman azınlığın çocuğu olmak, Türk olmaktan daha faydalı idi.
Bir Kürt zaptiye çavuşunun kütüğünden gelen Abdurrahman Paşa, dedesi ve babası vergi çaldığı için zengin; Araplaşmış olduğu için de ayan azası idi
Birinci Millet Meclisi’nde Şer’iye Vekilliği etmiş, Eskişehirli bir Türk hocasının -ve- demek yerine, Araplar gibi -vua- dediğini belki henüz unutmamış olanlar vardır. Suriye, Filistin ve Hicaz’da -Türk müsünüz?- sorusunun bir çok defalar cevabı -Estağfurullah! -idi.
Bu kıtaları ne sömürgeleştirmiş, ne de vatanlaştırmıştık.
Osmanlı İmparatorluğu buralarda, ücretsiz tarla ve sokak bekçisi idi.
Eğer medrese ve şuursuzluk devam etmiş olsaydı, Araplığın Anadolu yukarılarına kadar gireceğine şüphe yoktu.” (S 42,43)
Geliyoruz konunun en can alıcı noktasına:
“Kamame Kilisesi’nin Hıristiyan milletler arasında bölünmüş olduğunu bilirsiniz. İçerisinin her parçası ve kilisenin her hizmeti bir başka cemaatindir. Bu cemaatler yalnız anahtarı pay edememişlerdir. Anahtar bir hocada durur. Bütün bu kıtalarda biz işte bu hocanın görevini yapıyoruz.Ticaret, kültür, çiftlik, endüstri, binalar, her şey Arapların veya başka devletlerin.. Yalnız jandarma bizim idi; jandarma bile değil, jandarmanın esvabı.(S.42)
Osmanlı saltanatı som bürokrat iken, bürokrasi bile tam Arap yahut yarı-Arap’tır. Türkleşmiş hiçbir Arap görmedikten başka, Araplaşmamış Türk’e az rast geliyordum.” (S.43)

100 YIL SONRA
Ve 2022 yılında Türk yetkililer “Suudi Arabistan Milli Günü” kutlamalarına katılırlar.
Bu “milli gün”, Osmanlı’dan bağımsızlığın alındığı yıldır.
Prof. Dr. Hakkı Uyar Arap ayrılık süreci ile Yunan ayrılık sürecinin birbirinden çok farklı olmadığına dikkat çekerek şöyle diyor;
“Hem Arap hem de Yunan ayrılık süreci Osmanlı açısından çok can yakıcı idi. Arap ayaklanmalarının belirleyicilerinden biri Vahhabiliğin 18. yüzyılın ikinci yarısında doğmasıdır. İkincisi ise Arap milliyetçiliğidir. Her ikisinin de teşvikçisi başta İngiltere olmak üzere emperyalist ülkelerdir”.
Birinci Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı’nın hem İngilizlerin hem de işbirlikçi/ayrılıkçı Arap ayaklanmalarının neticesinde tüm Arap coğrafyasını kaybettiğinin altını çizen Prof. Dr. Uyar, “Ortada İngiliz milletler topluluğuna benzer bir Osmanlı milletler topluluğu olmadığına göre, böylesi milli günlere katılmak pek de bizim açımızdan milli olmuyor. Umarım bir sonraki Diyanet İşleri başkanı, Rıfat Börekçi’nin izinden giden bir Diyanet işleri başkanı olur. Öncelikle kendi milli günlerimizi ihmal etmezler” ifadelerini kullandı.
Suudi aşiretlerinin Osmanlı’nın yıkılma sürecindeki yakıcı etkisine de değinen tarihçi Dr. Abdullah Kehale ise;
“İngilizler, 1804’e kendi yarattıkları Vahhabi mezhebiyle desteklenen Suudi aşiretini Osmanlı’ya karşı ayaklandırdılar. Osmanlı’nın hatta Vahdettin’in sonunun gelmesinde önemli rol oynadılar. Bugün aynı kişiler Suudiler tarafından ayaklanmalarla sonu hazırlanan ve yürekten bağlı oldukları Vahdettin’i de anarken diğer yandan da Suudilerin mili gününü kutlayıp saygı duruşunda bulunmaktalar” dedi.
Yeni Osmanlıcılık anlayışının bir dizi tarihsel çarpıtma ve güncel tutarsızlık üzerine kurulu olduğunu söyleyen tarihçi Sinan Meydan ise, “Bir taraftan Kurtuluş Savaşı’nda milli harekete karşı her kötülüğü yapan ve atalarının başkenti İstanbul işgal halindeyken İngilizlere sığınıp kaçan Vahdettin’e Osmanlı padişahı diye sahip çıkıyorlar. Diğer taraftan Osmanlı’dan ayrılıp bağımsızlığını ilan eden Suudi Arabistan’ın bağımsızlık gününü kutluyorlar” ifadelerini kullandı.
“İbret ve tekerrür” mü demiştik başlıkta?
Yoksa “Tekerrür ve İbret” mi demeliydik?

YAZARIN EKLEMİŞ OLDUĞU YAZILAR
Ağustos 1, 2022 5:01 am
Eylül 1, 2022 4:58 am
Eylül 3, 2022 5:52 am
Ağustos 1, 2022 4:58 am
Kasım 22, 2022 8:35 am
Ağustos 11, 2022 4:39 am
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.